Big Dog’s Backyard Ultra 2025 : “Bir Hayal”

Tennessee, Bell Buckle, ABD
18.10.2025
Yazan Run.BO : Savaş Lütfi KARA

Giriş:
Dikkatli okur 2020 yılında, yani pandemiden bu yana, fare misali “arka bahçe”de aynı parkuru dönüp durduğun basit fikirli ama çılgın bir yarış formatı olan Backyard Ultra konseptine 5 yıldır katılıp, farklı raporlar ve pek çok içerik ürettiğimizi gayet iyi bilir. Başından beri hepimiz için büyük bir hayal idi Big’s. Acaba bir gün Türkiye, Laz’ın arka bahçesindeki Dünya Şampiyonası içinde yer alır mıydı? ‘Neden olmasın’dı? Savaş’ımız için belki de çoğumuz için sıkıcı bu format, yıllar içinde gerçek bir challenge’a dönüştü. Biz de uzun zamandır gururla takip ediyoruz. Türkiye’nin ilk uzun mesafeli sanal koşusu İznik Ultra, 2020’de pandemi sebebiyle gerçek yarış koşulamayınca, sanal olarak organize edilmişti. Savaş, 160K mesafesini hem de İzmir’in ağustos sıcağı altında, kendi yokuşlu parkurunda gitgelli olarak koştuğunda Backyard’ın belki de ilk tohumları atılmıştı. Arkasından Türkiye’nin ilk Backyard Ultra‘sı FarmOlea Backyard Ultra, 2021’de Urla’da organize edildi. Başımıza tam ne geleceğinden habersiz, bir avuç koşucu (10 bireysel + 3 takım) içinde start çizgisinde yerimizi almıştık. Savaş, Gülşen ile bir takım olmuştu. 15 turun 2 ya da 3’ünü Gülşen, kalan turları Savaş atmıştı. Yapılabileceğini ama stratejik olarak çalışmak gerektiğini de gördük. Sonra arka arkaya, Backyard’larda bazen assistler, bazen DNF’ler geldi. 2024 yılında en iyi ilk 15 koşucunun davet edildiği Dünya Takımlar Şampiyonası’nda kazanan Big’s’e gidecekti. Savaş 53 saat ile kazanan oldu. Bu büyük hayale hepimizi, tüm Türkiye’yi ortak etti. Mutlaka kayıtlara geçirmek lazımdı. Savaş’tan kitap uzunluğunda bir yazı geldi. Daha fazla uzatmadan, söz şimdi Savaş’ta.
Yazandan belki de en çok emek harcayan yazının editörü : biricik Burcu
‘ya bizden kucak dolusu teşekkürler.

Başlayalım o halde.

Backyard Ultra Nasıl Bir Yarış?

Backyard Ultra Maratonu, yarışmacıların 6,706 kilometre (4,167 mil) mesafeyi bir saatten daha az bir sürede, arka arkaya koşması gereken bir ultramaraton yarış türüdür. İlk bakışta çok basit bir yarış formatı gibi görünebilir. Ancak basit gibi görünen bu yarış formatının kendine has ilginç kuralları vardır.

4,167 mil (veya 6,7 ​​km) uzunluğundaki döngü rastgele bir döngü değildir. Bu döngü, koşucunun 24 saatte 100 mil koşmasını sağlayacak şekilde hesaplanmıştır; bu da bir ultra mesafesiyle mükemmel bir uyum içindedir. Çoğu yarışın aksine, Backyard yarışının belirli bir bitiş çizgisi yoktur. Kazanmanın tek yolu, diğer herkesi geride bırakmaktır ve bunun ne kadar süreceğini bilmek de imkansızdır.

Çoğu ultra koşularında hız önemli bir rol oynarken, Backyard zihinle kazanılır. Bir turu tamamlamak için gereken tempo çoğu yarışa göre yavaş sayılır.  Bu nedenle aslında kazananı belirleyen şey uykusuzluk, can sıkıntısı ve yorgunlukla verilen zihinsel mücadeledir.

Backyard’da, bir kişi hariç herkes  “Bitiremedi” (DNF) sonucu alır. Bunun nedeni, yarışı yalnızca bir kişinin bitirebilmesi ve bir saat içinde bir turu tamamlayamadıklarında diğer herkesin yarıştan çekilmesi gerektiğidir.

Döngüler gece gündüz devam ettiğinden çoğu koşucu 24 saat veya çok daha uzun süre uykusuz kalır. Döngüler arasında birkaç dakikalık dinlenme fırsatını değerlendirebilenler rekabette bir adım önde olabilir. Ancak saatler geçtikçe basit görünen her şey zorlaşmaya başlar, koşucuların hızı düştükçe de 1 saat içinde döngüleri tamamlamak zorlaşır. Tempo ve zihinsel dayanıklılık deneyimle birlikte artar ve daha deneyimli koşuculara şaşırtıcı bir avantaj sağlayabilir.

Backyard Ultra Dünya Şampiyonası’nda, her ülke kendi alanında en iyi koşucularından oluşan bir takımla mücadele eder. Her koşucunun performansı genel takım sonucuna katkıda bulunur; her turu tamamlayabilen koşucu sayısı ne kadar fazlaysa, takım morali o kadar iyi olur ve o kadar da uzun süre koşabilirler. Kazanan koşucunun, deneyim ve yetenek seviyesine göre mümkün olan en uzun mesafeyi kat edebilmesi için, diğer tüm katılımcıların da katkıları olmadan ulaştığı mesafeye ulaşamaz. Rekabet edebilmek için destek olmanız gerektiği gerçeği bu yarışın en büyüleyici detaylarındandır. Kazanan tek bir kişidir, ama onu oraya taşıyan da beraber koştuğu takım arkadaşlarıdır.

Benim Backyard Ultra Yarış Formatıyla İlk Tanışmam ve Manisa’dan Amerika’ya Uzanan Yolculuk..

İlk olarak 2021 yılında Team Run.BO olarak ekip kategorisinde destek vermiş ve çok eğlenmiştik. Yarış esnasında sosyalleşmek ve yavaş koş, sohbet et, ye, iç, dinlen, eğlen tekrar koş formatı hoşuma gitmişti. Seneye tekrar burada koşmalıyım demiştim. Yarıştan sonra bir de bu yarış formatında hiçbir Türk sporcunun dünya listesinde yer almadığını öğrenmiştim. İçimden neden olmasın; bizden de dünya listesinde isimler olmalı demiştim ve Amerika’daki Dünya Şampiyonası’nda şampiyonlar ile yarıştığım bir hayal kurmuştum.

Urla’dan sonra 2024 Turkey Backyard Ultra Manisa’da beni Amerika hayallerime yaklaştıracak arkadaşlarla çan sesi ile start almıştık. Grubun en arkasında yürümeye başlamıştım ki Halis Birkan “Savaş abi’nin muhakkak bir bildiği vardır.” Ben de onunla arkadan koşuyorum dediğinde “tavşan kaplumbağa hikayesini hatırlayalım. Yarışı kaplumbağa kazanır.” demiştim. Turkey Backyard Ultra (Manisa)’da birçok kişinin tabiri ile “deliler” yavaş ve eğlenerek koş, yürü, ye, iç, dinlen ve tekrar koş, tekrar yürü olan bir döngüye başladık. Saatler artık günlere bağlanmaya başlamıştı. Destekçim Burcu ilk defa böyle bir organizasyona katıldığı için elinden geleni yapmaya çalışırken, saatler ilerlerken Salim de ona destek olmaya başlamıştı. Özgür SANCAK, Adım Adım İzmir’den Fevzi UZGUŞİ, Mine UZGUŞİ, Haydar ÖZKAN, Ali YENİAY arkadaşlarım destek olmak için yanımdaydı. Derken ikinci güne gelmiştik ve sahnede sadece iki kişi kalmıştık. Ali KANSU kendi hızlı temposunda, ben yürü koş sabit bir tempoda dönmeye devam ettik. Sanki hiç bitmeyecek bir döngü… 48 saati geçmiştik. Dünya şampiyonasına katılım hakkı için Golden Ticket kazanmaya yaklaşmıştım. Salim “Bu yarışı kazanırsan, sana sponsor bulurum veya uçak biletlerine ben sponsor olurum.” deyince bir hayalin gerçekleşmesi için içimde bir yerlerde umut ışığı yanmıştı. Bu bana her şeye rağmen devam etme gayreti verdi.  Bu kadar uzun koşunca insanda bazı kırılma anları oluyor, işte bu noktada destekçileriniz çok önemli; yoruldum, kolum ağrıyor, bırakacağım dediğimde; Burcu “Ben hayatımda hiç bu kadar uykusuz kalmadım, bak senin için iki gündür uykusuz duruyorum ve çalışıyorum, kendine gel ve devam et, bırakamazsın” dediğinde şöyle bir silkelenip kendime geldim ve kendi döngümün içine geri döndüm. 53. tura çıkmıştık. Bu turda Ali ben de seninle geleyim demiş ve düşük tempoda beraber sohbet ederek koşmaya başlamıştık. Bir ara ihtiyaç molası vereceğini ve bana yetişeceğini söyledi. Ben de yavaş yavaş ilerlemeye devam ettim ama arkamdan gelmedi. Parkurda zaman zaman geri dönüp seslendim, cevap yok! Yaklaşık 5 dakika kadar bekledim, benim için de zaman daralıyordu ve devam etme kararı alıp yürü koş yapmaya devam ettim. Parkurun son 800 metrelerinde YouTube’dan canlı yayın yapan ekip yanımda ilerlemeye başladı. Ali’nin yarıştan çekildiğini ve parkurda yalnız kaldığımı söylediler. Evet kazanan ben olmuştum ama Ali 52 saat destek olmasaydı ben de kendi performansımın en iyi hali olan 53 saati koşamazdım. Bu yarışın güzelliği de burada, kendi içinde tatlı bir rekabet olmasının yanında takım çalışması ile yapılma zorunluluğu. Bu sebepten Ali KANSU’ya teşekkür ederim. 53 tur (355,4K) ile altın madalyamı alarak Big Dog’s Dünya Takımlar Şampiyonası’na katılmaya hak kazandım. Evet!! Yoksa bir hayal gerçek mi oluyordu?

Big Dog’s Backyard Ultra (2025)’ya Hazırlık

*Vize: “Ekim 2024” tarihinde Lazarus Lake’den 2025 Big’s Backyard Individual World Championship katılmaya hak kazandığımı belirten bir elektronik posta geldiğinde sanki kalbim heyecandan duracaktı. Türkiye yarış direktörü Caner Odabaşoğlu, antrenörüm ve destekçim Salim, diğer destekçilerim Burcu, Bike ve Doktor Selvinaz Hocam’dan oluşan bir Whatsapp grubu kurduk. En büyük sıkıntılardan biri vizeydi. Bir an önce başlamak gerekiyordu. 574 gün sonrasına randevu veriliyordu. Bu da yarış tarihinin geçmesi demekti. İlk randevumu Ekim 2026’ya almıştım. Randevu tarihini erkene çekebilmek için endişe ve ümitsizlikle bilgisayar başında geçen gecelerin sonunda Temmuz 2025 tarihine randevu alabilmeyi başardım. Ama daha önümde olup olmayacağı belli olmayan vize için sabırsızlıkla beklenecek aylar vardı.

*Antrenman: Vakit geçiyordu nereden başlamalıydım, çalışılacak birçok konu vardı. Yarış için nasıl beslenmeli, ne gibi hazırlıklar yapmalı ve nasıl bir antrenman programı uygulamalıydım? Kafamda bu düşüncelerle boğuşurken Salim devreye girdi. Başlangıç için bol esneme, güç ve koşu üzerine dayalı aylık programlar yazmaya başladı. İlk aylar ip atlama üzerine çalışmalar yaptım fakat 20 dakikanın üzerine çıktığımda aşil tendonlarımda sıkıntı çıkınca biraz ara verip ip atlama süresini azalttım, sonra da tamamen bıraktım. (Keşke bırakmasaydım, o kırılma noktasını geçebilseydim yarışta daha dayanıklı bacaklara sahip olabilirdim.) Kabaca haftanın 2 günü salonda güç antrenmanı, 3 günü tempolu koşu antrenmanı, 1 günü uzun koşu ve 1 günü de hak edilmiş sırt üstü yatış günü şeklinde geçiyordu. Başlangıçta aylık yaklaşık 250K olan koşu hacmim son ay 500K’ya kadar gelmişti. İş yerinde öğlen herkes yemeğe giderken ben 14K veya 23K koşmaya gidiyordum. Mesafeler arttıkça koşmak için daha fazla boş zamana ihtiyacım oluyordu. Bunun içinde sabah erken kalkıp haftanın 3 günü işe 15K veya 23K koşarak gitmeye başladım. Koşularım yolların koşucular için uygun olmadığı yollarda çoğu zaman arabalarla burun buruna gelerek devam eden bir meydan okumaya dönüşmüştü. Bazen motivasyon olsun diye kendimi parkurun sonundaki börekçide ödüllendirdim.

*Malzeme Seçimi: En önemli konulardan bir tanesi de ayakkabı seçimiydi. Rahat koşabileceğim bir ayakkabı arayışına giriştim. Birçok makale ve araştırma okuyup denemeler yaptım. Araştırmalar ve denemeler sonucunda yarış için 3 adet HOKA Clifton 10 ve arazi şartları yağmurdan ağırlaşırsa diye 1 adet Nike Zegama 2’ yi yanıma almaya karar verdim. Kafamda yarış esnasında bana sorun çıkartabilecek bütün sorunları düşünüp çözüm arayışlarına giriştim. Sağ ayağımda sanki içe basma var gibi hissediyordum. Özel bir ayak sağlığı merkezine gidip ayak analizi yaptırdım ve ayağıma uygun tabanlık yapıldı. Zaman ilerledikçe tabanlıklı ve tabanlıksız uzun koşu denemeleri yaparak bunların faydalı olup olmadığını test ettim. Sonuç olarak tabanlıklı koşmaya karar verdim. 30 kilometreden daha fazla koştuğumda tabanlıklar çok fazla ısınıyordu ve bir çifte daha ihtiyacım olduğuna kanaat getirdim. Bir çift daha satın aldım. Planım 6 saate bir ayakkabı ile tabanlıkları da değiştirmekti.

6,7K’lık bir mesafe ama kaç gün süreceği belli olmayan bir döngü için bazı şeylere karar vermeniz gerekiyor. Koşarken suyunu veya gıdalarını elinde, belinde veya sırt çantasında mı taşıyacaksın? Elde uzun süreler su veya malzeme taşıdım, bel çantası kullandım, sırt çantası kullandım hepsinin kendine göre avantajları ve dezavantajları vardı. Ben kendimi bunlardan en çok hangisinde rahat hissettiğimi buldum. Belimde taşımak daha rahattı fakat bir bel çantasını elbise değiştirirken takıp çıkartmak bana rahatsız edici ve zaman kaybı olarak geliyordu. Buna bir çözüm ararken kendinden belinde taşıma cepleri olan trail şortlarına yöneldim. Birkaç farklı marka ve model denememden sonra Nike Dri-Fit Adv Trail Second Sunrise şortundan memnun kaldım. 6 saatlik değişim döngüsü için siyah, gri, yeşil, sarı renk olmak üzere 4 tane satın aldım. 1 tane sıcak havada 1 tane de soğuk havada koşmak için iki tane tayt aldım. Tişört için denemeler yaparak beyaz veya açık renkli, teri dışarıya çabuk atan ve hızlı kuruyan kumaşlardan olan tişörtlerden bulup 14 tane aldım. Şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum kullandığımız ürünler kısa mesafelerde hiçbir rahatsızlık vermezken çok uzun mesafelerde etkileri de farklı olabiliyor. Örneğin 30 kilometrenin üstünde rahatsız etmeye başlayabiliyor. O yüzden genelde kullanacağım malzemeleri 40 kilometre üzeri mesafelerde denedim. Çorap olarak Salim’in tavsiyesi olan Feetures markasını antrenmanlarımda denedim. Memnun kalınca bunu kullanmaya karar verdim. Aşırı güneşten korunmak için +50 faktör korumalı kapüşonlu iki farklı model tişört bulup sıcak ve çok güneşli günlerde denedim. Ultraviole korumalı beyaz renk kolluklardan aldım ve alışma-deneme koşuları yaptım. (Tabi yarışın o zamanlar bol yağmurlu geçeceğini bilmiyordum ☺)Soğuk havalar için yanıma daha önceden de kullandığım 4 tane de kollu termal tişört, yağmur için pantolon, bir adet 10000 Schmember ve 1 adet de 25000 Schmember’lik yağmurluk, bir tane rüzgarlık, çeşitli kalınlıklarda 3 eldiven, iki bere, birkaç tane de buff aldım.

Kullanacağım malzemelerde her ihtimale karşı birçok malzemeyi yedekli götürdüm. Ancak bagaj hakkından dolayı malzemelerin hafif olması da önemli bir detaytı. Şortumun cebine koyabilmek için 4 tane 300ml suluk, 1 tane de 500ml suluk, 1 tane bel, 1 tane sırt çantası, 2 tane kafa, 1 tane el feneri, 2 tane powerbank,1 tane katlanır küçük suluk, 1 tane ultralight kampet, 1 tane uyku tulumu, 2 polar battaniye, bardak, plastik kaşık, çatal, şarj kabloları, ilk yardım malzemeleri, eşyaları içine koyabileceğim asılabilen cepli bir eşya düzenleyici de yanıma aldım.

*Yarış öncesi sağlık: İlk önce tam kan testi yaptırıp, sonuçları Selvinaz Hoca’nın değerlendirmesini istedik. Ona göre beslenme ve alacağım takviyeleri belirleyip bir beslenme planı oluşturduk. Bu esnada 75 kilodaydım ve yarış için hedef kilom 65-67 kg civarıydı. Yarışa üç ay kalmıştı ve kilomu 71 kg’dan aşağı indirememiştim. Selvinaz Hoca’nın kontrolünde ilaç yardımıyla kilomu düşürmeye karar verdik. Bir aylık bir uygulama sonucu 67 kiloya kadar indim. Kendimi rahat ve hazır hissediyordum.

  *Son hazırlıklar: Yarışa bir ay kala Salim ile 24 saatlik bir deneme yapmaya karar verdik. O İstanbul’dan İzmir’e geldi. Cumartesi sabah yarış saati olan 07:00’da İnciraltı Kent Ormanı’nda belirlediğim parkurda Adım Adım İzmir’den gelen arkadaşlarla beraber koştuk. Kıyafet, ayakkabı, malzeme, yiyecek, içecek, uyku, yarış stratejisi denemeleri yapıp eksikliklerimizi tespit ettik. Yarış için stratejimizi oluşturduk. Ancak bir tarafta da hayatın rutin akışı vardı. Son haftalar antrenmanlarıma yoğunlaşmaya çalışsam da, iş ortamı yoğunluğu ve ev taşıma sürecim de son haftalara denk gelince istediğim sakinlikte ve verimlilikte geçmedi.

Üç kişilik destek ekibi ile gitmeye hazırlanırken Burcu ve Bike çeşitli sebeplerle yanımda olamayacaklarını söyleyince sadece destekçi olarak Salim yanımda olacaktı. Arkadaşlarımın yanımda olamayışı hayal kırıklığı oluşturmadı desem yalan olur. 101 saat koşmak gibi büyük bir hayalimiz vardı. İyi bir sonuç alabilmek için bu yarışta destek ekibi olmazsa olmazlardandı. İster istemez bir kişilik destek ekibi kurgusu oluşturup yolumuza devam ettik.

Vize alındı, hazırlıklar yapıldı ve beklenen gün geldi çattı. Jet lag ve ortama alışmak için 5 gün önceden gitmeye karar verip uçak biletlerimizi ona göre almıştık. 12 Ekim sabahı İzmir’den İstanbul’a, oradan da Atlanta’ya THY ile uçacaktım. Burcu, beklemelerle beraber yaklaşık 24 saat sürecek yolculuğuma, beni çok erken bir saatte havalimanından uğurladı. Heyecanımı bastırmaya çalışıyordum, valizlerimi teslim ettim, kontrollerden geçtim, uçağa bindim hop İstanbul’dayım. Hava alanında pasaport kontrolünden geçtikten sonra Atlanta uçağını beklerken alanda dört saat dolaştım. Anonsla sıraya geçip uçaktaki yerimi aldım. 11 saat sürecek yolculuk başladı.

Uçak yolculuğu bitmiş pasaport kontrolüne geçmiştim. Yetkili polis neden geldiğimi ve otel rezervasyonumu sordu, yarış davet mektubumu ve otel rezervasyonumu gösterince sıkıntı çıkartmadan girişimi onayladı. Salim ile üç gün sonra Atlanta’da buluşacaktık. Havalimanına yakın bir otelde beklemek için rezervasyon yaptırmıştım. Havaalanında servislerin nereden kalktığını öğrendim. Oraya gidip bekledim. Bir buçuk saat geçmişti ve ben hala bekliyordum. Servis geldiyse bile ben görmemiştim ve artık çok yorulmuştum. Neredeyse 24 saattir yollardaydım. Yaşlı bir şoförün birkaç kişiye yardım ettiğini görünce belki bana da yardım edebilir düşüncesi ile onunla konuştum. Otelimin ismini söyledim, oraya gidip gidemeyeceğini sordum. Servisimin gelmesine daha çok olduğunu istersem götürebileceğini söyledi.

Sevinçle büyük valizimi arkaya, küçük olanı yanıma alarak servise bindim. Şoför serviste olan diğer üç kişiyi otellerine bıraktıktan sonra bana nereye gideceğimi tekrar sordu, beni dakikalarca dolaştırdı. Yolculuğum uzadıkça uzuyordu ve benim muhakememde giderek azalıyordu. Sonunda doğru otele gelmiştik. O heyecan ve yorgunlukla valizimi kapıp resepsiyona gittim. Görevli ile giriş kaydımı oluşturup odama geçmiştim ki telefonum çaldı. Resepsiyon görevlisi banka ödemesinin bloke olduğunu geri gelmemi istiyordu. Resepsiyona geri indim, sorunu anlayıp banka ile iletişime geçtim yarım saatlik bir telefon trafiğinden sora sorunu çözüp odama geçtim. İkinci valizimde yiyeceklerim ve yarış malzemelerimin bir kısmı vardı. Artık bir şey yemek, yatıp uyumak istiyordum. Elim kabin bagajına gitti ama valizim yoktu. Birden şimşekler çaktı, valizimi serviste unutmuştum. Aman Allahım oturup ağlamak istiyorum. Resepsiyona geri inip derdimi anlattım. Görevli birkaç yeri aradı. Bana siz gidip yatın bir bilgi alırsam haber vereceğim dedi. Gidip moral bozukluğu ile uyudum. Yarış öncesi yolculuğun beni bu kadar yoracağını hiç düşünmemiştim..

Sabah Salim’le görüştüm. O havalimanı kayıp eşya bürosu ile irtibata geçti ve serviste kalan eşyaların onlara gelmediğini öğrendik. Ben tekrar resepsiyondaki görevli kadınlarla konuşmaya başladım. Neyse ki İzmir havaalanında çekildiğimiz fotoğraflarda valizimde vardı. O fotoğrafı göstererek uzun aramalar sonucunda kaybolan valizime ulaştım.

Öğlen eşyalarımı bulmanın heyecanıyla şortumu ve tişörtümü üstüme geçirip Google haritalarda etrafta koşabileceğim bir alan aradım. Yaklaşık 10-11 kilometrelik bir bisiklet rotası buldum ve o parkurda koşmaya karar verdim. Güneşli, güzel bir havada etrafı seyrederek, bazen video ve fotoğraf çekerek koşmaya başladım. Bulunduğum alandaki evler aynı Amerikan filmlerindeki seyrettiğimiz müstakil, bahçeli evlerdendi. Etraf düzenli ve çok sessizdi. Haritayı takip ederek çevredeki parklardan geçtim, yol kenarlarından koşarak yoluma devam ettim, bisiklet yoluna girdim ve güzel ormanlık bir alan içerisinde oluşturulmuş beton bir yolda koşmaya başladım. Dönüşte yolumun üzerinde taze meyve sebze satan büyük bir market olduğunu gördüm ve yiyecek bir şeyler aldım. Yarış için lazım olabilecek malzemelere baktım. Otele döndüğümde biraz dinlendim, yemeğimi yedim ve sonra televizyon seyrederken uyumuşum. Jet lag dedikleri bu olsa gerek ☺

Bir gün daha geçmişti. Yarış günü yaklaşıyordu ve benim heyecanım artıyordu. Buraya kadar gelmişken Atlanta’nın merkezinde de gezmek ve koşmak istedim. Küçük bir araştırma yaparak parkları, tarihi alanları haritadan inceledim. Ulaşım aracı olarak metro kullanacağım için buna uygun bir güzergâh oluşturdum. Yaklaşık bir buçuk kilometre ötedeki metro istasyonuna biraz koştum. Bilet otomatlarının nasıl çalıştığını anlayıncaya kadar biraz orada vakit geçirdim. Gidiş dönüş biletimi alıp gelen ilk metroya bindim ve Center Park’a gittim. Şehrin düzenli oluşuna ve temizliğine hayran olmuştum. Dikkatimi çeken şeylerden biri de etrafta çok evsiz insan oluşuydu. Sokaklarda kaldırımlarda dolaşan, yerlerde yatan, her yerde görebileceğiniz yaşlı veya genç insanlar.. Uzakta binaların arasında koşan birkaç kişi gördüm ve haritaya baktım. “The Atlanta Beltline Eastside Trail” yazıyordu. İnsanların yürüyebileceği, koşabileceği, scooter kullanabileceği ve bisiklet sürebileceği yaklaşık 3-5 m genişliğinde özel bir yol olması, insanların evcil hayvanlarını gezdirmesi, her biri kendine özgü bir atmosferi olan alışveriş ve yemek seçeneklerine sahip farklı mekanlar aklımda kalanlar. Gerçekten eşsiz bir deneyimdi. Eğer Atlanta’ya giderseniz ayağınıza rahat bir ayakkabı geçirip burada çok güzel vakit geçirebilirsiniz.

“The Meadow at Piedmont Park” görmek istediğim başka bir yerdi ve bu yolun sonunda oraya da ulaşmış oldum. Şehrin merkezinde devasa yeşillik alana sahip spor tesislerinin, koşu parkurlarının ve içinde kocaman bir gölün bulunduğu bir park, etrafında koştum. Oradan “Centennial Olimpiyat Park” a gittim. Burası birlik, barış ve küresel kutlamanın sembolü olan olimpiyatların 1996 yılındaki Yaz Olimpiyat Oyunları’nda kullanılmak üzere inşa edilmiş. Günümüzde ise çeşmeler, heykeller ve yemyeşil bahçelerle dolu güzel bir kamusal alan olarak hizmet veriyor.  Atlanta şehir merkezi insanlara dinlendirici bir kaçış noktası sunuyordu ve ben de bu alanda su fıskiyelerinde oyun oynayan çocukları seyrederek vakit geçirip yarış öncesi biraz nefeslendim. Vakit geç olmaya başlamıştı, metro ile dönüş yolculuğuna geçtim. Otelde akşam yemeği ve artık günün yorgunluğunu atma vakti, ardından güzel bir uyku ile dinlenmeliydim. Çünkü sabah Salim ile buluşup yola devam edecektik.

Otelde sabah kahvaltısında kahve, waffle, corn flakes, meyveleri görünce alışık olduğumuz kahvaltı özlemiyle sadece yumurta, ekmek, bal ve poşet çay ile bir kahvaltı yaptım. Salim Washington’dan Atlanta Havalimanı’na gelip araç kiraladı. Sabah 9 gibi beni otelden aldı ve otoyola girmeden dağ yollarından, küçük kasabalardan geçerek yarış alanın olduğu Nashville’e doğru yola çıktık. Atlanta –Nashville arası 256 mil, bizi çok da kısa olmayan bir yolculuk bekliyordu. Şehir merkezine yakın outdoor ürünleri satan bir mağazaya uğrayıp eksiklerimizi tamamladık. Oradan yakın bir süpermarkete uğrayıp buzluk, bıçak ve tabak vs. aldık.

Sabah yarış alanına gittik, kaydımızı yaptırdık. Yarış numaramızı aldık. Yarışı organize eden meşhur Lazarus Lake ile tanışıp biraz sohbet ettik. Yarış tarihinden bir ay önce Lazarus Lake yarışmacılara çadır yerleşim planını göndermişti. Her çadırı iki kişi paylaşacağı için kimlerle kalmak istediğimizi sordu. Ben parkura en yakın çadırlardan biri olan 35 numaralı çadırı seçmiştim ve çadırımı Vietnamlı Willie David Christopher ile paylaşacaktım. Vietnamlı koşucu yanında 1 kadın 2 erkek destekçi ile gelmişti. Yanında gelen destekçilerden biriyle ortak çadırımızı kurduk.

Yarış parkurunun ormanlık kısmını merak ettiğimiz için Salim ile koşmaya karar verdik. Parkur toprak ve kayalık teknik bir araziydi. Parkurun çoğunluğu tek kişinin koşabileceği şekildeydi. Parkurda bizi sürpriz bekliyordu. Bir dönüş noktasına geldiğimizde ok işaretinin altına Türkçe olarak sağa dön, tepeye çık yazmışlardı. Bu bize güzel bir sürpriz oldu. İlk defa katılan bir ülke olarak bize bir jest yapmışlardı. Parkur inişli çıkışlı ormanın içerisinde ilerleyen güzel bir parkurdu. Bazı yerlerinde köprüler vardı ama su yoktu. O an için bana anlamsız gelmişti ama öyle olmadığını ilerleyen saatlerde görecektim. Parkurun başlangıç kısmında bulunan 1 kilometrelik inişli çıkışlı asfalt yolda,  5,7 kilometresi ise ormanlık arazi içinde koşuluyordu. O meşhur parkuru tamamlayıp merakımızı giderdik ve ertesi gün beni nasıl bir parkur bekliyor onu da görmüş olduk.

Daha sonra buraya en yakın market olan Walmart’a gidip alışveriş listemizde olan gıdaları ve suyumuzu aldık. Tüm eşyalarımızı çadıra taşıdık ve yerleştirdik. Son akşam rahat uyuyup dinlenmek için koşu alanına 30 dakika mesafede bir otel bulup yerleştik. Yemek yiyecek bir restoran bulup karnımızı doyurduktan sonra dinlenmeye geçtik.

18 Ekim 2025 Cumartesi, Yarış Günü

Sabah 5:30 alarmlarımızı kurmuştuk. Alarm çaldığında heyecandan mı yarış stresinden mi bilemiyorum sanki hiç uyuyamamışım gibi gelmişti. Kalkıp geceden hazırladığım yarış giysilerini giydim. Toparlandık, otelden ayrıldık, yarış alanına doğru yola çıktık. Yarış alanında yoğun bir hareketlilik vardı. Yeni gelenler çadırlarına yerleşmeye çalışırken diğerleri de düzenlerini kurmaya çalışıyordu. Yarış alanı ile araçları park ettiğimiz yerin arası yaklaşık 800 metre idi. Salim beni bıraktıktan sonra park yerine geri döndü. Saatler 06:30 gösteriyordu. Çadırımızda kullanacağımız eşyaları yerleştirdik. Elbise ve diğer şeylerin yerleştirme işini Salim’e bıraktım ve heyecanla son dakikaları beklemeye başladım. Beslenme planına uygun olarak ananas ve vişne suyumu içtim, tuzumu aldım. Başlangıç çizgisi ve bütün koşucuları içine alacak büyüklükte bir dikdörtgen çizildi. Bütün yarışmacılar çağrıldı ve bundan sonra yarış başlangıcı hep bu alan içerisinden, zil çalınca aynı anda olacaktı.

Lazarus bütün yarışmacıları bu alana çağırdı ve konuşma yapmaya başladı “Zil çalınca herkes bu havuzdan dışarı çıkacak, ayakkabını bağlıyorsan çizgiyi geçip ondan sonra bağlayıp devam edeceksin, havuz içerisinde beklemek yok, bundan dolayı her sene birkaç kişiyi elemek zorunda kalıyoruz. Bunu bana yaptırmayın. Kural basit; zil çalınca çizgiyi geç, bu noktadan sonra dışarıdan yardım almak yok, koş ve geri gel, bunu her saat başı yap. Zamanlayıcı tablosunun önünde 9 tane bayrak var. Burada koşmaya hak kazandılar, gelmek istediler fakat vize veya savaş sebebiyle aramızda değiller. Bu önümüzdeki bir hafta sürecek yarışı, ailemizin bir gün tüm üyeleriyle beraber burada koşması ümidine adıyorum. Çünkü biz bir aileyiz.”

İlk tur “Happy Time”

5-4-3-2-1 geri sayımla başlangıç çanı çalındı. Heyecan, coşku ile ilk tura kalabalığın en arkasında başladım. Asfaltta 500 m gidip tekrar geri döndük ve başladığımız noktaya geri gelmiş olduk. Oradan orman içerisine patika yola girdik. Herkes arka arkaya tek sıra halinde ilerlemeye başladık. Antrenmanlarda çalıştığım tempodan çok yavaş bir şekilde ilerlemeye başladım. Kalabalıkta arkada başlayınca zamanında bitiremeyeceğim galiba diye biraz stres yaptım. İlk turumu 52 dakikada bitirdim. Hurma, şeftali, proteinli içeceğim, tuz hemen dinlenme. Salim ile bir sonraki tur için strateji değişikliğine giderek çıkışta ön sırada yer almaya sonra kendi tempomda koşarak 44 veya 46 dakikada bitirmeye karar verdik.

2.Tur “Happy Time”

3 dk zili çaldı, 2 dk zili çaldı. 1 dk zili, son 30 saniye çağrısı ve başlangıç havuzunda tekrar yerimi aldım. Lazarus çanı çaldı ve “Happy Time” sloganı ile koşmaya başladık. Bu sefer başlangıçta asfalt kısmını hızlı koşarak kalabalığın ön kısmına geçtim. Böylelikle de patikaya önde girmiş oldum. Kendi antrenman tempomda koşabiliyordum. Önümde 4 kişi vardı. İstediğim gibi hızlanıp yavaşlayabiliyordum. Bu şekilde kendimi güvende hissetmeye başladım. Etrafımı izlerken bir de baktım son düzlük, bu tempo iyi gelmişti. 45 dakikada başladığım noktaya geri dönmüştüm. Vişne suyu, bal, tuzumu aldım ve geri kalan her dakikayı dinlenme ile geçirdim.

3.Tur “Happy Time”

3 dk zili çaldı, 2 dk zili çaldı. 1 dk zili, son 30 saniye çağrısı ve başlangıç havuzunda tekrar yerimi aldım. Lazarus çanı çaldı ve “Happy Time” sloganı ile koşmaya başladık. Bu rutin yarışın son turu bitinceye kadar hiç değişmeyecekti… Hava sıcaklığı İzmir gibiydi, bu yüzden zaman benim için çok keyifli geçiyordu. Parkurda birbirimizi takip etmeye başlamıştık. Birbirlerini tanıyanlar sohbetlere başlamıştı. Ben onları dinleyip ne konuştuklarını anlamaya çalışıyordum. İnişler, çıkışlar, kayalar, ağaç kökleri hep bir mücadele ile ilerleyerek üçüncü turda 46 dakikada bitmişti. Muz, bal, hindistancevizi suyu, ekmek ve biraz çikolatalı süt, sonra kalan zaman dinleme.

4. Tur “Happy Time”

3 dk zili çaldı, 2 dk zili çaldı. 1 dk zili, son 30 saniye çağrısı ve başlangıç havuzunda tekrar yerimi aldım. Lazarus çanı çaldı ve “Happy Time” sloganı ile koşmaya başladık. Hep aynı şekilde döngüde kalmaya çalışıyordum. Parkurun ormanlık kısmında düzlük olan bir yerde iki ağaç arasına örtü germişlerdi ve yanındaki tabelada “woman” yazıyordu. İlk turda bunun ne olduğunu, önümdeki koşucular küçük ihtiyaç molası verinceye kadar anlamamıştım. Biz erkekler tuvalet ihtiyacımız geldiğinde kolayca her yerde giderebiliyoruz. Kadın koşucular da rahat bir şekilde ihtiyaçlarını gidersinler diye düşünmüşlerdi. Dördüncü tur 47dk bitmişti. Ben parkura, parkur bana alışmıştı sanırım.

5. Tur  “Happy Time”

Çan ve “Happy Time” ile başladık. İnsanlar sıcak kanlı olduğu gibi hava da sıcaktı. Koşarken merakla etrafımdakileri izleyip, dinliyor anlamaya çalışıyordum. Koşabiliyor olmak iyi hissettiriyordu, ben de başlangıç noktasına doğru sakince ilerliyordum. Parkur bitmişti ve planımda olduğu gibi elbise ve ayakkabı değişimi yaptım. Gündüz koşacağım saatlerde açık renkli giysiler seçtim. Azar azar besleniyordum. (Yoğurt, bal, muz, cheribundi.)

6,7,8,9,10,11’inci Turlar “Happy Time”

Çan ve “Happy Time” ile başlayan birbirini tekrarlayan turlar… Bu turlarda tempomu biraz düşürüp ortalama 8-9 dakika kala gelmeye başladım. Evet, arka arkaya devam eden turları her ülkenin şampiyonları ile koşuyordum. İnsanın bulunduğu bu atmosfer, zamanı ve mekânı unutturuyordu. Nefes alışverişlerimin içinde kayboluyordum.

12. Tur “Happy Time”     

Gece turlarına başlayacaktık. Sabaha kadar tamamı asfalt olan parkurda devam edecektik. Kıyafet ve ayakkabı değişim zamanım da gelmişti. Biraz pirinç lapası, c vitamini, nane çayı içtim. Yağmur ve fırtınanın giderek bize yaklaştığı haberleri de geliyordu. Bu seneki yarışın sürprizi bu oldu. 3 dk zili çaldı, 2 dk zili çaldı. 1 dk zili, son 30 saniye çağrısı ve başlangıç havuzunda tekrar yerimi aldım. Lazarus çanı çaldı ve “Happy Time” sloganı ile koşmaya başladık. İlk asfalttaki turumu çok hızlı atmıştım. 42 dakikada koşup geldim. Ormandan sonra düz parkurda koşunca böyle oldu ☺ Salim başlayan şiddetli rüzgarlar nedeniyle kamp ocağında yemek pişirmekte zorlanıyordu, kendi imkanlarımızla çözüm bulmaya çalışırken benden daha çok o yoruluyordu. Tüm zorluklara rağmen yeme planlarımıza sadık kalarak sıcak ve taze yemeğimi yetiştiriyordu.

13,14,15,16,17,18’inci Turlar “Happy Time”

Her tur çan ve Lazarus’un tanıdık sesi “Happy Time” ile koşmaya başlıyorduk. Lazarus bizim gibi neredeyse hiç uyumuyor, yarışın her anına şahitlik ediyordu.  Başlangıç havuzundan kalabalık halde çıkıyor, sonra asfalt yolda yokuş aşağı iniyorduk. Herkes kendi temposunda yola dağılıyordu. Bu asfalt yol inişli çıkışlıydı, genelde yokuşların olduğu alanlarda yürüyor diğer kısımlarda koşuyorduk. Bu yolun kazanımı da 100 metre idi. Benim için 18’inci turun sonuna kadar vakit gayet keyifli geçmişti. Hava sıcaktı ve soğuk iklim ülkelerinden gelenler zorlanıyor, kafalarına buz koyarak rahatlamaya çalışıyorlardı. Beslenme olarak haşlanmış patates, ananas, şeftali, avokado tüketip kalan zamanlarımda dinlenerek turlara devam ettim.

19,20,21,22,23,24’üncü Turlar “Happy Time”

19. turla beraber yağmur başladı. Yağmurdur gelir geçer, ne olabilir ki demek benim en büyük yanılgım oldu. Hiçbir şeyi hafife almamak gerekiyormuş. Yağmur 6-7 saat durmadan yağdı. İlk turda giydiğim 10.000’lik yağmurluk hiçbir işe yaramadı ve sırılsıklam olmuştum. 20. turda 25.000’lik yağmurluğumu giydim. O da bu yağmura bir tur bile dayanamadı. Çadırımız su alıyordu, eşyalar ıslanıyordu, Salim onları kuru tutmaya çalışıyor bir yandan benim için çözümler üretmeye çalışıyordu. Artık kuru kalamıyordum ve üşüyordum, büyük boy çöp torbamız olsa o bile iş görecekti ama maalesef yoktu. Acil durum battaniyesinin yarısını kesip bedenime sardık üstüne ıslak yağmurluğu giydim. Üzerine uzandığım kampet sırılsıklam olmuştu. Salim daha fazla ıslanmasın diye kampeti yan yatırıyordu. Yağmur, soğuk bütün dengemizi bozmuştu. Gafil avlanmıştık, böyle bir hava durumu için hazırlığımız yoktu. ☹ Salim yan komşumuzdan bir tane panço bulmuştu. Bu benim için dönüm noktası oldu. Saatler sonra yağmurdan korunabilmiş ve biraz ısınabilmiştim. Kıyafetlerimi planladığımız saatte değiştirmedim. Çünkü böyle bir yağmurda üst değişiminin bir anlamı yoktu. Yağmurda hemen hemen herkes bir grup halinde gidip geliyordu ve genel olarak herkesin koşu temposu düşmüştü. Devam edebilmek için motivasyonumuzu yüksek tutmaya çalışıyorduk. Salim durumunu belli etmemeye çalışsa da soğuk ve yağmurun onu da çok zorladığı yüzünden okunuyordu. Güneş çıkınca her şey güzel olacak diye kendimi teselli ediyordum.

25.Tur “Happy Time”

Koşanlar ve destekçileri için zor bir gece olmuştu. Salim yağmurdan dolayı gündüz turlarının, asfalt parkurda devam edeceğinin haberini verdi. Her şey ıslaktı, kafamdaki tek şey mümkün olduğunca dinlenebilmekti. Kuru olan şeylerle kendimi sarmalayıp dinlendim. Yağmur devam ettiği için kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı değiştirmedim. Beslenme planıma uygun olarak cheribundi, ananas yedim ve tekrar yollara düştüm. Hava aydınlanmıştı ama ufukta güneş yoktu. Yağmur zaman zaman duruyordu. Dışarıda olduğu gibi çadırın içinde de yağmurla boğuşuyorduk. Çadırımızın bazı yerlerinde delikler vardı. Oradan içeri sular girdi ve eşyaları korumak için bir sağa bir sola çekip durduk. Anlayacağınız mücadele her yerdeydi. Ben yolda mücadele ediyordum, Salim de çadırın içerisinde. İkimiz de içten içe enerjimizi tüketmeye başlamıştık.

26,27,28,29,30,31’inci Turlar “Happy Time”

Yağmurlardan sonra artık kuru kıyafetlere geçme zamanıydı. 31’inci turda üstümü değiştirdim ve beslenme planımıza uygun olarak devam etmeye çalıştım. Parkurda yağmur bitti ama yerine rüzgâr geldi. Yağmur mu, rüzgâr mı diye sorsanız herhalde yağmuru tercih ederdim. Rüzgârda koşmak gerçekten çok zordu. Araziye göre asfaltta koşmak daha kolaydı ama giderek kaslarım daha çok sertleşmeye başlamıştı. Bulabildiğim bütün fırsatları dinlenme olarak kullanmaya çalışıyordum. Kampeti güneşe koymuştuk. Burada uzandım ve uyudum. Derin olarak dalmışım, herhalde en iyi dinlendiğim andı.   Rüzgar sadece bizi değil yerleşim alanındaki çadırları da etkiliyordu. Geldiğimde Salim çadırı yerinde tutmak için çabalıyordu. Bazı çadırlar yıkılmıştı, yeniden yapmaya çalışıyorlardı. Şartlar hem koşucular hem de destekçiler için gerçekten zordu. Fiziksel ve zihinsel olarak sınav veriyorduk. Koşucu için destekçisinin morali de çok önemli. Destekçisi iyi olacak ki koşucu da iyi olsun. Yani burası bir ekip işi!! Vakit ilerliyor, turlar ilerliyor ve mesafeler de ilerliyordu. 200K’yı geçmiştik.

32,33’nci Turlar “Happy Time”

Havanın sıcak olacağını ve muhafaza edemeyeceğimizi düşündüğümüz için yanımıza yiyecek olarak tavuk ve kırmızı et almamıştık. Salim 20 dakikalık mesafedeki markete gidip et almaya karar verdi. Salim gidip gelinceye kadar yan çadırdaki destekçiden destek aldık. Menüde biraz patates ve biftek vardı. Salim bunlarla moralimi yükseltmeye çalışıyordu.

34,35’nci Turlar “Happy Time”

Rüzgar, rüzgar, rüzgar zihnimden rüzgarla olan fiziksel mücadelemi çıkarmaya çalışıyordum. Kendi kendime “Bu doğal bir olay, rüzgarla mücadele etme, onunla barış, yapabilirsin devam et.” diyor ve bunu tekrar edip duruyordum. Asfalta gidiş istikametinde yokuş aşağı ve düz olan kısımlarda koşmaya, yokuş yukarı olan bölümlerde yürümeye çalışıyordum. Dönüşte de aynı stratejiyi uygulamaya çalışıyordum. Son 2 kilometrelik kısımdaki yokuşta motivasyonumu düşürmemek için çoğunlukla koşmaya çalışarak devam ediyordum. Bu bölümde hep ekstra bir efor sarf ettim. Gün bitiyordu, artık akşam turlarına başlamak üzereydik.

36,37,38,39,40,41’inci Turlar “Happy Time”

Karanlığın basmasıyla beraber rüzgâr da sırra kadem basmıştı. Başlangıç noktasındaki destekçilerin ve ponpon kızların tezahüratı dışında parkurda sessizlik hakimdi. Karanlık bizi koynuna almış sarmalıyordu ama hiç sıcak değildi. Saatler gece yarısına doğru ilerlerken hava giderek daha da soğuk olmaya başlamıştı.  Sıcak, yağmur, rüzgar ve şimdi de soğukla sınanıyorduk. Yanımda getirdiğim 2 tip eldiven vardı. İlk önce ince olanı giydim. İşe yaramadı. Sonra kalın olanı giydim ama o da işe yaramadı. Ellerim çok üşüyordu. Isınamıyordum.

42,43,44,45,46,47,48’inci Turlar “Happy Time”

Saat gece yarısına gelmişti, daha kalın giyinmeye çalıştım. Şortumun üstüne pantolonumu giydim. Isınmaya çalışıyordum. Yorgunluk ve soğuk yavaş yavaş vücudumu bitiriyordu. Belki de yemek yiyemediğim için ısınamıyordum. Salim belki benden daha çok üşüyordu. Belli etmese de ben her şeyin farkındaydım. Yorgunluk ve uykusuzluk sadece beni değil onu da etkiliyordu. Yorgunluktan eksiklerimizi göremiyorduk, sürekli devam etmeye çalışıyorduk. Bir sonraki tur, bir sonraki tur, bir sonraki tur… “one more lap”… Ben tura başladıktan sonra Salim benim yerime geçip uzanıyordu. Bu şekilde dinlenmeye çalışıyordu. Ben geldiğimde onu uyandırıp, dinlenmeye ve yemek yemeye çalışıyordum. Gece yarısı turun birinde seslendim uyanmadı. Bende bırak uyusun bir sonraki turda uyandırırım diye düşünüp sandalyeye oturup yemeğimi yedim, suyumu içtim ve tekrar başlangıç noktasındaki yerimi aldım. Tempomu bozmadan sürekli aynı ritimde gidip gelmeye çalıştım. Benim için en büyük sıkıntılardan bir tanesi de zamansız gelen büyük tuvalet ihtiyacındaydı. Gece ormanın içerisine girip ihtiyacımı gidermeye çalıştım. Bacaklarım o kadar sertleşmişti ki çömelip kalkmak çok zor oluyordu. Belçikalılar, Amerikalılar ve birden çok katılımcısı olan ülkeler grup halinde koşuyor, sohbet ediyor birbirlerine destek oluyor, birbirlerini çok iyi motive ediyorlardı. Özellikle Belçikalılar temposu düşen arkadaşlarını asla yalnız bırakmadılar, hatta Amerikan takımı tuvalete bile beraber gidiyor diye espri bile yapıldı. Bu kalabalığın içerisinde kendi yalnızlığımı yaşıyordum. 46’ncı turdan sonra artık çok uykum gelmişti. Koşarken sanki bazen uyuyordum. Yokuşlarda yürüdüğümde içim geçiyor, sanki orada durup uyuyup kalacakmışım gibi hissediyordum. Koşuculardan biri artık uykusuzluğa dayanamayıp asfaltın üzerine yatıp uyumuştu. Zihnimde artık kendimle kavga eder olmuştum. Bırakmak için zihnim sebepler üretmeye başlamıştı. Bunun farkındaydım, bunların birer yanılsama olduğunu biliyordum ve devam etmek için kendimi zorluyordum.

49,50,51’inci Turlar “Happy Time”

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ormanın içindeki parkura geri döndük. Elimden geldiğince koşmaya çalışıyordum. Bacaklarım çok sertleşmişti, ayaklarım yerden kalkmıyor, bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Artık zihnim milyon tane bahane üretip duruyordu. 49’uncu turu 2 dakika kala bitirmiştim. Panik olmuştum ve o an ne yapacağımı bilemedim. Zihnimde bu senaryoyu hiç çalışmamıştım. Bir şeyler atıştırıp hemen başlangıç noktasındaki yerimi aldım. Tekrar koşmaya başladık. Asfalttan aşağıya inip yukarı çıkıp, sonra orman parkuruna girmem gerekiyordu. Asfaltta en arkada kaldım, zorluyordum ama bacaklarım artık gitmiyordu. Bu tur ormanda biraz daha tempolu koşmaya çalıştım ama bacaklarım beni gerçekten çok zorluyordu. Hiç enerjim kalmamış gibi hissediyorum. Düzgün nefes alamıyordum. Kaslarımı ısıtmam gerekiyordu, çok sertti ve hâlâ üşüyordum. Isınmak için biraz zamana ihtiyacım vardı ama öyle bir zamanım da yoktu. Bana motivasyon olsun diye önümde ilerleyen ekiple beraber kalmaya çalışıyordum ama çok zorlanıyordum. Nefes nefese 50’nci turu 4 dakika kala bitirdim. Salim ağzıma bir yumurta tıkıştırdı ve 51’inci tura çıktım. Panik halim kartopu gibi giderek büyüyüp çığ olmaya başladı. Kafamdaki sesleri durduramıyordum. İlk önce zihnim sonra vücudum iflas etmeye başladı. Kayalara tırmanırken aşillerime, karnıma, sonra da omuzlarıma kramp girmeye başladı. Yürümeye başladım, koşamıyordum. Belki de koşmamak için kendi kendimi ikna ediyordum. Yürümeye devam ettim. Artık zamanında bitiremeyeceğimin farkındaydım, içten içe kendime kızıyor ve ağlıyordum. Olmamıştı, hedefimin çok uzağında kalmıştım. Bitirme süresini geçtim. Vaktinde gelmeyince Salim bir şeyler olduğunu düşünerek parkura tersten girmiş ve yolda beni karşılamıştı. Bu turu beraber bitirdik.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum, Salim beni uyandırdı. Haydi eşyaları toparladım gidiyoruz dedi. Lazarus’un yanına gidip DNF madalyamı aldım. Bize katılımımız için teşekkür etti. Türkiye’den ilk defa bir katılım olduğunu ve Türkiye’de yapılan işleri takdir ettiğini ifade etti.

Eve Geri Dönüş

Her şeyimizi toplayıp yarış alanından en yakındaki otele doğru yola çıktık. Yemek yiyip günlerin uykusuzluğunu gidermek için güzel bir uyku çektik. Salim’in işleri sebebiyle yola çıkmamız gerekiyordu. Kiraladığımız aracı Atlanta’ya bırakıp oradan uçakla Washington’a geçecekti. Ben planladığımdan önce yarışı bıraktığım için daha fazla Atlanta’da kalmak durumundaydım. Şehir merkezinde havalimanına kolay ulaşılabilmek için metroya yakın bir konumda bir otel ayarladım. Salim’le vedalaştık. 4 gün boyunca bu otelde kalacaktım. İlk gün dinlenmeyle geçti. Kendime gelmeye çalıştım. İkinci gün etrafta hafif yürüyüşler yapıp, otelde Backyard’ın canlı yayınlarını izledim. Üçüncü gün şehir merkezindeki büyük parka gidip recovery koşusu yapıp, çimlerde uzandım, dinlendim. Dördüncü gün alışverişle geçti. Artık geri dönmek istiyordum. Döneceğim günün sabahı bilet check-in işlemlerinde sıkıntı yaşadığım için hava alanına 4 saat erken gitmek zorunda kaldım. Üstüne uçağım 5 saatlik rötar yaptığı için aktarma uçağımı da kaçırmış oluyordum. Yeni bilet ayarlamaya çalışırken bu yorgunluğun üstüne bir de epey stres oldum. Rötar ve aktarmalardaki beklemelerle neredeyse dönüş yolculuğum 24 saat sürmüştü. Çok yorulmuştum ve enerjim kalmamıştı. Beni yarıştan daha çok yolculuk yormuştu.

Burcu, güzel bir sürpriz yaparak havaalanında “Happy Time Savaş” pankartı ile karşıladı. Tanıdık bir yüz görmek tam bu anda can suyu gibi olmuştu. Yeniden canlanmıştım. Eve geri gelmiştim. ☺

Şimdi Yeni Hayallere Doğru

Aslında hikâye yeni başlıyordu. Döndüğümde arkadaşlarım tamam artık bir daha koşmazsın herhalde demişlerdi. “Hayır, hedeflerimden çok uzaktayım, çalışmalara devam” demiştim. Yarışın doğduğu yeri görmüş ve birebir yaşamış, dünya şampiyonları ile eşsiz bir tecrübe edinmiştim. Yarış öncesinde, esnasında, sonrasında olumlu-olumsuz yaşadığım tüm olaylar, neler yapıp yapmamam konusunda güzel bir deneyim olmuştu. Bir sonraki Big’s Backyard Individual World Championship’te yeniden koşabilmek hayaliyle, yeni hedeflerle yola devam.

Teşekkürler:

Big’s Backyard Individual World Championship’in organizatörü Lazarus Lake ve birlikte koştuğum dünya şampiyonları, bu yarış formatını ülkemize getiren Caner ODABAŞOĞLU, destekçilerim Burcu, Salim, Bike ve Dr. Selvinaz Hocam, Team Run.Bo ekip arkadaşlarım, katıldığım tüm backyard yarışlarında daimi destekçim Onur Murat İnal’a( OMİ), Adım Adım İzmir’de beni destekleyen ve yanımda olan tüm dostlarım, dualarıyla yanımda olan annem, oğlum Artun, iş arkadaşlarım, koşu camiasındaki tüm koşucu dostlar, saat konusunda destek olan Baytekin Teknik Cihazlar’ dan sevgili kardeşim Hasan, yarış sonrası toparlanmamda destek olan İzmir PT Akademi Emel Hanım ve fizyoterapist Öykü Hanım olmak üzere herkese hayalime ulaşmamda yanımda oldukları için canı gönülden çok teşekkür ederim, sevgiler.

Şimdi mikrofon, inanılmaz bir iş çıkaran, koşandan daha çok yorulan, emek veren süperman sevgili Salim Akdaş‘ta.

Acayip bir yarış. Big’s Backyard Ultra, Bell Buckle, Tennessee

Nereden başlamalı?

Sonu olmayan bir yarışın yazısı nasıl olur?

Bu yılki Backyard Ultra World Championship yarışına 40 farklı ülkeden 75 seçkin koşucu katıldı.

Bu prestijli mücadelede ülkemizi sevgili Savaş temsil etti. Yaklaşık 10 aylık yoğun bir hazırlık sürecinin ardından, beklenen gün sonunda gelmişti.

16 Ekim sabahı Atlanta’da buluştuk ve 6 saatlik bir yolculuğun ardından Nashville’e geçtik. Eksiklerimizi tamamladıktan sonra yarış alanına ulaşıp 35 numaralı çadırımızı kurduk. Çadırı Vietnamlı bir koşucu ve ekibiyle paylaşacaktık; tanıştıktan sonra son hazırlıkları tamamlayıp sabaha hazır hâle geldik. Ardından parkurda bir keşif turu yapıp dinlenmek üzere otele döndük.

Parkur, 1.5 km asfalt ve düz zeminden, kalan yaklaşık 5 km’lik zorlu ve kayalık single trek bölümünden oluşuyordu. Yaklaşık 150 m yükselti kazancı bulunan parkurun iki keskin dönüşünde biri Türkçe, diğeri Slavca yazılmış yön tabelalarıyla karşılaşınca ikimiz de gülmeden edemedik.

18 Ekim sabahı saat 07.00’de Laz zili çaldı ve yarış başladı.

İlk turda Savaş, önündeki kalabalıktan dolayı planladığımızdan yavaş koştu (52 dk). Hemen stratejimizi değiştirdik: ilk 1.5 km’yi hızlı geçip patikaya önde girmeliydi. Bu plan işe yaradı — sonraki turlarda çok daha rahat ilerledi.

Ancak cumartesiyi pazara bağlayan gece başlayan şiddetli fırtına ve sağanak yağmur, koşulları dramatik biçimde değiştirdi.

Dört tarafı açık çadırlarımız yağmura dayanamıyordu. Savaş her turda sırılsıklam dönüyordu; onu acil durum battaniyesine sarıp, üstüne yağmurluk giydirdik. Birkaç tur sonra battaniye yırtılınca, çevreden bulduğumuz bir pançoyla devam etti. Ellerini ısıtmak için eldivenlerini de kalın bir çiftle değiştirdik.

Biz destek ekibi olarak da aynı zorluğu yaşıyorduk. Çadırda kamp ocağıyla su kaynatarak ısınmaya çalıştım ama çadır buhar içinde kaldığı için vazgeçtim. En sonunda ben de battaniyeye sarılıp ısınmaya çalıştım.

Pazar sabahı yağmur dindi ama bu kez güçlü rüzgâr başladı. Fırtınanın ardından hava soğuk, zemin ağırdı. Organizasyondan ek çadır istedim, ancak kalmadığı için Vietnam ekibiyle konuşup alan değişimi yaptık. Böylece Savaş, her tur sonrası daha sessiz ve konforlu bir alanda dinlenebildi.

Yarış boyunca beslenme stratejimiz büyük önem taşıyordu. Savaş hazırlık sürecinde kilo verip daha atletik bir form kazanmıştı. Ancak yarış sırasında az yemekle koşmak istiyordu; ben sadece istediği kadar servis yaptım. Gerektiğinde hatırlattım ama ısrarcı olmamaya özen gösterdim — moral her şeyden önemliydi.

Üçüncü gün sabahı hava yumuşadı, fakat iki günün yorgunluğu yüzüne yansımıştı.

49. turu 57:44’te bitirdi — bu en yavaş turuydu.

Yalnızca 2 dakikalık dinlenme süresiyle 50. tura çıktı, 55 dakikada tamamladı. Ancak artık bacakları tükenmişti. 51. turda zaman limitine takılınca yarış sona erdi.

Bir süre sonra parkura girip onu karşılamaya gittim. Yaklaşık 1.6 km ileride sağlıklı şekilde yürüdüğünü görünce rahatladım. Üzgündü ama ben sadece sağlıklı döndüğü için mutluydum.

Sweatshirt’ümü giydirip koluna girdim ve bitişe birlikte yürüdük.

Bitiş çizgisinde çanı çaldı, ardından kamp yatağına uzanıp birkaç saat derin uykuya daldı.

Ben bu sırada eşyaları topladım, kalan yiyecekleri diğer yarışmacılarla paylaştım. Uyanınca birlikte Laz’ın yanına gidip gümüş madalyasını aldık ve alanı huzurla terk ettik.

Yolda hâlâ erken bıraktığı için üzülüyordu.

Ama bana göre — bu şartlarda 50 tur tamamlamak (yaklaşık 337 km) inanılmaz bir başarıydı.

Çünkü ondan önce yarışın favori isimleri dahil 20 koşucu ortalama 32 turda bırakmıştı.

Savaş’tan önceki son DNF 43. turda, en erken DNF ise 6. turdaydı.

Benim için sonuç çok netti:

Asıl zafer, sağlıklı ve dimdik bir şekilde o parkurdan çıkmaktı.

Ve Savaş bunu fazlasıyla başardı.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir