– Kaçta bitti? Dinlenemedin hiç, değil mi? Saatlerce araba sürdün üstüne bir de…
– Yok ya, hava kararınca bitti işte. Dinlendik hep.
– Ben sizi yolda düz koşacaksınız sandım, ip falan nereden çıktı bu tehlikeli şeyler?
– Tehlikeli değildi anne, dik sayılmaz hem… İpi de fotoğraf çekme amaçlı koyuyorlar zaten…
– Dereden de geçmişsin. Düşmedin mi, donmadın mı?
– Bilek hizası sadece ya, üşümene fırsat bile olmuyor…
– Özge geçmedi mi oralardan, onun fotoğrafı yok?
– Yok yok, o daha kısa (!?!) koştu…
Pazar günü dönüş yoluna çıkmadan önce 160k’yı bitirmenin verdiği heyecanla sonrasını çok düşünmeden, annemin de olduğu geniş aile whatsapp grubuna İznik Ultra’nın Instagram hesabında paylaşılan iki fotoğrafımı atmıştım: Biri Narlıca ipli inişten, diğeri de Sölöz dere geçişinden… Pazartesi günü annemle yaptığım telefon konuşmasının büyük bölümü ise yukarıdaki kesitte olduğu gibi yaptığımın çok normal bir şey olduğuna dair onu ikna etmekle ve endişelerini yatıştırmakla geçti. Pek ikna olmadı elbette; ama yarışın 29 saat sürdüğünden, yarış öncesiyle birlikte yaklaşık 38 saat uykusuz kaldığımdan, yarış boyunca hiç üşümemiş olsam da yarış sonrası yemek yerken yeterince tedbir almadığım için acil durum battaniyeme sarınmak zorunda kaldığımdan, ikinci kattaki asansörsüz otel odasının merdivenlerini sürünerek çıktığımdan, ayaklarımın hobbit ayağına evrilip 4 numara büyümesi nedeniyle kompresyon çoraplarımı keserek çıkardığımdan, tuzlu/ekşi tatları alma duyumun geçici olarak kaybolduğundan ve daha bir sürü şeyden haberi yok neyse ki…
Geçen seneki 75K koşumuz hem en uzun hem de ilk gece koşumuzdu. O yüzden ben de Özge de olabildiğince temkinliydik geçen seneki yarış öncesi ve sonrasında. O, 75K’yı tekrar deneyip Örnekköy’e daha iyi bir süre ile gelmek ve oraya kadar bana eşlik etmek istedi. Ben ise 2025’teki CCC ve CUT deneyimlerimin üzerine Türkiye’nin en eski yarışının ve en uzun parkurunun parçası olmaya, aynı zamanda kendi en uzun mesafemi geliştirmeyi denemeye karar kıldım.
Hazırlık sürecine Ocak ayı başlarında start verdim. Çok yoğun geçen yılın düşük hacimle geçiştirdiğim son 6 haftasının üzerine yavaşça hacim artırdım. Ardından, 10-12 haftalık bir dönem boyunca hem mesafe hem de yükseklik kazanımı toplamımı haftalık olarak sabit tutmaya çalıştım. Tekil bazda ise uzun antrenmanların mesafelerini ve yükseklik kazanımlarını artırdım. Yarışa 4 hafta kala yaptığım “back to back” hafta sonu antrenman bloğu ile zirveyi görüp gerisini yarış gününe kadar akışına bıraktım. Son pazar Ankara’daki AA koşusuna katılıp kalan günlerde ise hiç koşmadım.
Herkes gibi ben de yarış haftasına girince hava durumunu çok daha yakından takibe aldım. O kadar sık değişiyordu ki gün içinde birçok kez girip kontrol ediyordum. Gecenin ve sabahın ilk saatlerinin soğuk geçeceği, zeminin yer yer çamur olacağı kesindi. Zorunlu malzeme listesinde olmayan tayt, uzun kollu üst (rüzgarlıktan ayrı olarak), eldiven gibi malzemelerimi de yanıma alacaktım.
Beslenme planımın omurgasını yine jeller oluşturacaktı. Kullandığım markalar aynıydı ama dizilişi daha stratejik yaptım bu sefer; zira CUT’ta sindirim nedeniyle yaşadığım sıkıntıların anısı hala tazeydi. CUT’tan sonra bir paketi biraz daha zamana yayarak yeme alışkanlığı geliştirdim. Ayrıca yine geçen sene olduğu gibi hepsini kullanım sırasına göre çantamın ceplerine yerleştirdim ki gece karanlığında hangisi neredeydi diye aramakla enerji sarf etmeyeyim.
Starta 15 dakika kala alana vardığımızda kendimi yavaş yavaş 160K psikolojisinden soyutlamaya çalıştım. Antrenmanlarım bir yana dursun (ki yeterli olup olmadığına dair şüphelerim elbette vardı), en büyük stratejim, yarışı “CP’den CP’ye” bölmek ve kalan mesafeyi bir sonraki CP bazında düşünmekti. Tek istisna, Dikilitaş yerine aynı profilin devamı olduğu için ikinci CP olan Boyalıca’yı ilk hedef olarak belirlemiş olmamdı. Özetle kendimi 25K koşacak gibi konumlandırdım startta. Koşmaya başladığım andan itibaren de hiçbir şekilde kalan toplam mesafeyi aklıma getirmemeye çalıştım.
Caner Abi’nin “…burası bir eller havaya yarışı değil, gerçek zorluklarla dolu bir patika yarışı, o yüzden ona uygun bir müzik çalacak arka planda…” minvalindeki ana fikre sahip; tınısı “düşük tonda” ama özde çok dolu, ortama uygun ve havaya sokan sunuş konuşmasının ardından gerçekten de lirik bir melodi eşliğinde geri sayım yapıldı ve nihayet start aldık.
Geçen seneden de çok iyi bildiğimiz bu 25km’lik kısım, neredeyse tamamına yakını düz profilde, ufak bir miktar da bozuk traktör yollarından geçen bir bölüm. Planım burayı zone 2 koşusu mantığında ve zeminin izin verdiği ölçülerde 6:40 ila 7:30 arasında değişen pace’lerde geçerek 2 saat 53 dakikada Boyalıca’ya varmaktı. 2 dakika sapma ile hedefe ulaştık. Bu kısmı tişörtle koştuk ama Boyalıca’da hava kararmıştı ve artık soğuk kendini biraz daha hissettirecekti. Buradan itibaren uzun kollu üste ve eldivenlere geçiş yapıyordum. Gece başlamıştı.
Boyalıca sonrasındaki çıkışta sonlardaydık. Önümüzdeki kafa lambalarının süzülüşlerini görüyorduk, arkamıza baktığımızda ise birkaç kafa lambası vardı. Geriye bakarken gölün karşı kıyısındaki ışıklar gözüme ilişti; yarın oralardan da geçeceğim düşüncesini filizlenmeye başlamadan hemen bastırdım ve önüme bakmaya devam ettim. Yaklaşık 12 km’lik Boyalıca – Keramet etabını da planladığımız sürede geçtik. Keramet CP’nin hemen öncesinde forumdan İsmail Abi’ye denk gelip selamlaşıyoruz.
Keramet CP’de geçen sene biraz fazla oyalanmıştık ama bu sefer zamanı daha verimli kullanmaya çalıştık. Temel ihtiyaçlarımızı tamamlayıp tekrar yola düştük. Vücudum hava sıcaklığına alışmıştı. Üşüme, terleme gibi bir durum yoktu. Üşümemek kadar aşırı terlememenin de çok önemli olduğunun farkındaydım. Bunun için zaman zaman uzun kollu üstümün kapüşonunu indiriyor, eldivenlerimi çıkarıyor ve rüzgarlığımın önünü açıyordum ki ısı dengemi koruyabileyim.
Mahmudiye CP’ye planın 4 dakika gerisinde girmiştik ama durumumuz gayet iyiydi. CP’deki arkadaşlardan birini tanıdık ve “siz geçen sene de vardınız değil mi?” diye sorduk. Yine aynı CP’de görevliydi, ertesi gün de Derbent’e gidecekmiş. Buradan Yeniköy CP’ye kadar olan yaklaşık 21 km’de 700 metreden fazla yükseklik kazanımlı, yer yer teknik bölümler de içeren yeni bir zorlu etaba gireceğimizin bilinciyle biraz soluklanarak, sıcak birer çorba ve çay içtik. Çorbanın yanında ekmek arası kaşar peynir de yiyerek jellerin tadını biraz sildim ağzımdan. Bunu, önümüzdeki CP’lerin de hemen hepsinde yapacaktım.
Enerjimizi doldurmuş ve ısınmış bir şekilde yeniden hareket ettik. Mahmudiye Üreğil asfaltına kadar olan ilk 7-8 km’lik kısım yer yer oldukça çamurluydu. Çamurdan kaçmak gibi bir lükse sahip değildik ama ayak konforunu ne kadar korursak da o kadar iyiydi. Soğuktan değil, ama çamura batan ayakkabıdan su çekildikten sonra kalan toprak parçaları ayak tabanı için işleri biraz zorlaştırıyordu. Mahmudiye – Üreğil asfaltına çıkıp birkaç yüz metre ilerledikten sonra yine geçen seneden bildiğimiz üzere çeşme sapağından ormana giriş yaptık. Gecenin en maceralı kısmı başlıyordu.
Orman içi bölüm zaman zaman teknik zemine sahip ve yavaş ilerlemeye zorlayan, zaman zaman ise bir genişçe bir yola açılıp koşmaya izin veren yapıda. Bulduğumuz her fırsatta sınırlı bir tempoda da olsa koşarak bünyemizin yarış modundan uzaklaşmasına izin vermedik. Boyumuzu aşan çalıların olduğu, bitkilerin iyice sıklaştığı bir noktada bir Rus arkadaşa iyice yaklaştık. Onu takip ederek ilerledik bir süre. Bir noktada sağa yukarı dönen işaretleri kaçırarak büyük çalıların arasından ilerlemeye çalıştı. Neyse ki işaretlerin yukarı doğru devam ettiğini gördüm ve onu da uyararak doğru yöne ilerledik. Bir süre sonra çalılık bölümden çıktık ve hem çok geniş hem de upuzun bir düzlüğe sahip yokuş inişinin başına vardık. Aşağılarda Üreğil köyünün ışıkları görünüyordu. Rus koşucu inişte oldukça hızlandı ve her adımında farkı açarak yarınlar yokmuşçasına aşağı doğru koşmaya başladı. Biz ise kendi tempomuzda devam ettik. Her ne kadar şu an için kalan toplam mesafeyi aklıma getirmemeye çalışsam da quadlarım bana daha çook lazımdı.
Rus arkadaş farkı oldukça, belki 400-500 metre kadar açmıştı. Geçen sene bu kadar geniş bir yoldan mı aşağı inmiştik, emin değildim ama onun kafa lambasını uzaktan belli belirsiz görüyorduk. Derken saatim “rota dışı” uyarısı verdi. Durup baktığımızda işaretleri sadece birkaç metre kaçırdığımızı gördük. Rota ana yoldan gitmiyor; sola, patikaya kıvrılıyordu. İşaretlere uyarak patikaya girdik. Bu kısımlarda gecenin ilk ve tek kafeinli jelini de tükettim ki ekstra dikkat isteyen bu bölümde bir sıkıntı yaşamayayım.
Geçen sene Üreğil’i uzaktan görünce “oh be, Yeniköy CP’ye vardık galiba” demiştik. Bu sene ise rotayı bilmenin avantajıyla Üreğil – Yeniköy arasında yaklaşık 6 km olduğunu bilerek ilerlemeye devam ettik.
Nihayet Yeniköy CP’deydik. CP görevlileriyle küçük bir sohbet ve su tazelemenin üzerine vakit kaybetmeden yola devam ettik. Şimdiki hedef olan yaklaşık 9 km ilerideki Örnekköy CP, aynı zamanda 75K (77.km) finişiydi.
Son bölüm, buraya kadarki hedef süremizden en fazla sapma yaşadığımız yer oldu. Aslında benim aradığım bir tempoda gidiyorduk ama Özge geliştirmek istediği 75K süresinden uzaklaşıyordu. İkimizde birbirimizi fazla zorlamayıp mevcut tempoda ilerledik. Bu kısımda bir su geçişimiz vardı. Ama hesapta olmayan bir ikincisi de Nadir çayını geçmemizi sağlayan mini sırat köprüsü simülasyonunun içinde oluşmuştu. Küçük köprü ayak bileklerimize kadar su dolmuştu. Hafif eğilerek dengemizi sağladık ve yavaşça geçtik.
Gün yavaş yavaş ağarırken Örnekköy CP / 75K finişine ulaştık. Kendi yarışını tamamlayıp hedefine ulaşan Özge’nin çorbasından birkaç yudum alıp, biraz tuzlu bir şeyler atıştırdıktan sonra fazla oyalanmadan yaklaşık 15 km’lik Örnekköy – Sölöz etabıma başladım. Örnekköy’den Derbent’e kadar olan bu bölüm benim için haritanın yeni açılan kısımları olacaktı artık.
Örnekköy – Sölöz arasının neredeyse tamamı göl hizasında geçecekti. Sabit bir tempo tutturarak devam ettim. Göl kenarında sabah ayazında koştuğum anlar tüm yarış boyunca en çok üşüdüğüm dakikalardı. Gecenin hiçbir anında bu kadar üşümemiştim ama neyse ki bu soğuk, koşmama veya sindirimime engel bir durum oluşturmadı. Sölöz Burnundan içeri dönüp gölü arkaya alarak Sölöz köy içine doğru zeytinliklerin arasından giden, çamurdan da öte halde balçık kaplı traktör yolunda ise adeta seke seke ilerledim.
Artık Sölöz CP’ye varmıştım. Her ne kadar CP – CP bölmüş olsam da hem yeni günün başlangıcı olması, hem mesafe olarak hemen hemen ortada bulunması, hem de dropbag çantama kavuşacak olmam nedeniyle benim için ara bir hedef noktaydı burası. Planladığım süreden yarım saat geride ulaşmıştım ama keyfim, gücüm yerinde ve daha da önemlisi sindirimim çalışır durumdaydı.
Çantamı aldıktan sonra ilk iş uzun kollu üstten yeni tişörte geçmek ve taytı çıkarıp şorta giymek oldu. En büyük iş ise Sölöz sonrası için planladığım jelleri çantamın ceplerine yine kullanım sırasına göre yerleştirmekti. Sölöz’e kadar olan 92 km için 16 adet jel tüketimi + 2 şase suda eritmeli karbonhidrat (ilave olarak CP’lerden ekmek, kaşar ve tuzlu atıştırmalıklar) planlamış, bu plandan ise 1 adet jel artırmıştım. Sindirimimin sorunsuz işliyor olması o an için beni en mutlu ve motive eden şeylerden biriydi. Finişe kadar olan bölüm için ise 19 jellik (40 gr ve 26 gr karb karışık) bir planım vardı. Her CP sonrasındaki ilk tüketimi 40 gr’lık multi karb içeren jelle yapıp takip eden jeli 26 gr’lık multi karb, diğerlerini tek tip karb olacak şekilde alacaktım. CP’lerin öncesindeki son jellerim ise kafeinli olacaktı. Tüm bunları yaparken %4’e düşen saatimi şarja takmayı unuttuğum için çantamdaki powerbank’i cebime koyup saati de göğüs numarama takarak ekranını görecek şekilde sabitledim ve toplamda 30 dakika harcadığım ama bir yandan da enerjimi toparladığım Sölöz CP’den ayrıldım. Hedef süremin 1 saat gerisindeydim artık.
Sölöz’den Narlıca CP’ye olan yaklaşık 18 km’lik mesafede 800 metreden fazla yükseklik kazanımı vardı. İlk 10 km ise kesintisiz tırmanış olacaktı. Sert bir tırmanış değildi görünürde fakat zemin yapısı hakkında fazla bilgim yoktu. Zaman ve mesafeler ilerledikçe gördüm ki hem manzara çok güzel bu bölümde, hem de genişçe bir yoldan ilerliyoruz; teknik bölüm yok. Biraz Uludağ 66K’da Saitabat sonrası çıkışa, biraz Sapanca 42K tepe yollarına benzettim diyebilirim. Tırmanışta eğimin müsaade ettiği yerlere hafif tempoda koşular sıkıştırıyordum. Kalan kısımlarda batonlar eşliğinde “power hike” modunda ilerlemeye çalıştım.
Bu tırmanış sırasında 90K koşucuları beni yakalamaya başladı. Belirli aralıklarla beni geçerlerken, istisnasız hepsi kolay gelsin demekle kalmayıp motive edici şeyler de söylediler. Bu gerçekten pozitif etki yapan bir şey. Sanki bir mobil destek noktasından geçiyormuşum gibi hissettirdi. Narlıca’ya iniş kısmında zeminin müsaade ettiği ölçüde koşmaya çalıştım. Narlıca CP’ye geldiğimde hedef süremin yarım saat gerisindeydim. Geride bıraktığım bu bölümde biraz zaman koymuştum cebime.
Narlıca CP’de Bike de vardı. Tıpkı Boyalıca, Sölöz ve diğerlerinde olduğu gibi yine yüksek perdeden bir pozitif enerjiyle karşılayıp destek oldu. Starttan beri koşturuyor, o da kendi yarışını veriyordu adeta. Çorba teklif etti ama canım pek istememişti ilk başta. Ekmek kaşar yesem yeter dedim. “Bu kısımdan sonra hayli zorlu olacak, üstelik Müşküle’de sadece su noktası var, ararsın bu çorbayı” diye ısrar etti. İyi ki de etmiş 🙂 Tamam deyip onun verdiğini bitirdikten sonra üzerine bir kap daha içtim, çok iyi geldi. Gördüğüm her CP’de ve pazar günü etkinlik alanında bizzat teşekkür ettim kendisine ama bir kez de buradan söylemek istiyorum, kendisi ve diğer tüm CP gönüllüleri çok sağ olsunlar. Hepsi son derece ilgili ve yardımseverdi. Öyle ki, sanırım hiçbir CP’de suyumu kendim doldurmadım, hep elimden kapan birileri oldu. Müthiş bir şey.
Narlıca köyünden çıktıktan sonra biliyordum ki sırada meşhur ipli inişler vardı. Kısa bir süre sonra orman içine kıvrıldı işaretler. İplerin yakında olduğunu anlayabiliyordum. Bitki örtüsü ve ağaç yapısı sıklaşmıştı. Toprak neredeyse kumu andıracak kadar gevşek; kayalar ve ağaç gövdeleri ise yosun öbekleriyle kaplıydı. İp nereden başlıyor acaba diye biraz ileriyi tararken bir viraj dönüşünde ayağım kaydı ve yarım takla ile dal/çalı yığını karışımı bir öbeğin üzerine yumuşak iniş gerçekleştirdim 🙂 Hasar kontrolü yaptım, bir problem yoktu. Bence bu bölüme direkt batonlarım kapalı şekilde girmeliydim. Ama düştüğüm yerden de batonlarım sayesinde kalkabildim zira çanak gibi bir yere oturmuştum ve ayaklarım yüksekte kalmıştı. Kalkıp biraz ilerledikten sonra ilk ip inişine ulaştım. Eğim çok dik sayılmazdı ama toprak daha adımımı hava görür görmez kaymaya başlıyordu neredeyse. Sıkıca tutunarak geri geri indim. İlk kısım tamamdı. İkinci ip de hemen buradan başlıyordu. Aynı şekilde burayı da sorunsuz indim. Fotoğrafçı arkadaşlar orman içine pusu atmışlardı. Her iki ip inişinde de seri deklanşör seslerini duyuyordum; bizim kırmızı halımız ve alkışımız da bunlardı sanırım 🙂

İplerden sonra ormanın derinliklerine inmiş oldum. İşaretler çok netti, yön bulmakta bir zorluk yaşamıyordum ama normalde kullanılan bir yol olmadığı aşikardı. Dikenler, çalılar, dallar; hem zorluk yaratıyordu hem de işin zevk ve macera kısmına sos oluyorlardı. Güzel bir ying/yang dengesi var bu kısımda.
Bir miktar daha yalnız ilerledikten sonra ileride bir koşucu görüp ona yetişiyorum. Sağlam ve emin şekilde ilerliyor. Öncesinde tanışmıyorduk, forumdan Volkan Murat olduğunu yarıştan sonra sonuçlara bakarken fark ediyorum. Bir süre önlü arkalı ilerliyoruz, yarışın gidişatı ve bu bölümün zorluğu hakkında kısa konuşmalar yapıyoruz. Ortam ise iyice rollercoaster’a evriliyor. Yükseldiğimiz anlarda sol aşağımızda su yatağını görüyorum. Dar patikada ilerleyip su geçişine iniyor, suya ayak izimizi bırakıp tekrar çıkmaya başlıyoruz ve bunu benzer profilde birkaç kez yapıyoruz. Ekstra dikkat isteyen, hata kabul etmeyecek yerler.
Tüm parkurun hem mental hem de fiziksel olarak en yıpratıcı kısmı belki burası ama çok da sevdim bir yandan. Yarışa karakter katan bir yer kesinlikle.
Müşküle CP’ye çok az kala telefonum çaldı. Özge olduğunu düşünerek telefonu çıkarıyorum bel çantamdan. Daha yeni konuşmuştuk aslında. Ekrana baktığımda arayanın forumdan Hüseyin Abi olduğunu görüyorum. Durumumu ve konumumu soruyor, son 50 km’yi daha önce koştuğu için bildiğini ve zor bir kısmın kalmadığını söylüyor. Sağ olsun, tutunacak güzel bir motivasyon dalım daha oluyor.
Müşküle CP’ye ulaştığımda ilk kez fiziksel olarak bir miktar yorulduğumu hissetim ama ters orantılı olarak mental gücüm ise zirve yapmıştı; yorgun ama güçlü hissediyordum. Üstelik bu kısımda da zaman kazanmıştım ve artık planladığım sürenin sadece 10 dakika gerisindeyim.
CP’ye benimle birlikte o an için 50K’ların sonuncusu olduğunu tahmin ettiğim kadın bir koşucu da giriş yapıyor. Suyumu tazeleyip bir avuç cips atıyorum ağzıma. Sadece su noktası olarak ilan edilmişti ama cipsler sürpriz oluyor. İyi de gitti. Çok az soluklanıp bir de soda içiyorum. Toplam kaçıncı km’deyim ya da kaç km kaldı… Bunları hiç düşünmüyorum, hesap yapmıyorum. CP’lerde asılı olan toplam km/kalan km tabelalarından bile gözümü kaçırıyorum. Tek hesabım CP’lere olan mesafe ve CP varış sürelerim üzerine…
CP’den ayrıldıktan çok az sonra o 50K koşucusunu geçiyorum. Yaklaşık 10 km’lik Müşküle – Süleymaniye etabının neredeyse tamamı tırmanış şeklinde. Kendi tempomu tutturarak batonlarla ilerliyorum. İyi hissediyorum. Narlıca sonrasındaki kırıcı etaptan sonra kesintisiz bir yokuşu çıkmayı özlediğimi fark ediyorum. Orman içinde hissetmiyordum ama artık güneş tepede iyice belli ediyor kendini. Fakat kesinlikle bunaltıcı bir sıcak yok.

20 saat 40 dakikayı geçiyor saatim. Müşküle’yi geride bıraktığıma göre 119-120’nci km’ler civarında olmalıyım. E hani toplam mesafeyi düşünmüyorduk? Bunu aklıma getirmenin nedeni kişisel en uzun mesafe rekorumu az önce kırmış olmam. Yarış planını yaparken ister istemez bu anı hayal etmiştim. Üstelik beklediğimden daha iyi durumda hissediyorum genel olarak. Artık attığım her adım yeni bir rekor demek. Bense tekrar etap hedefine konsantre oluyorum.
Yokuşta sıralı şekilde ilerleyen 50K’ların arka grubunu görüyorum. Birkaç kişiyi geçiyorum. Hepsine mümkün olduğunca destek de olmaya çalışıyorum sözlü olarak. Bir kişiyi daha geçiyorum, kolay gelsin derken Youtube videolarından tanıdığım Habip Abi (160K) olduğunu fark ediyorum. Tanışıyoruz, biraz sohbet ediyoruz. Şimdilik fena gitmediğini söylüyor. Ancak yarış sonunda sonuçlara bakarken bitiremediğini öğreniyorum. Sağlık olsun, seneye tekrar umarım…
Yanıma kulaklıklarımı da almıştım. Şimdiye kadar hiçbir trail yarışımda bir şeyler dinleme ihtiyacım olmamıştı. Bu sefer mesafeyi de göz önünde bulundurup acaba ihtiyacım olur mu diyerek çantama attım. Aklıma geliyor, ama yine ihtiyacım yok. Kafamın içinde düşünceler sıraya girmiş, çeşitli konularda münazara masaları kurulmuş, beğenilmeyen dizi finalleri yeniden çekilmiş, eski yarışlar ve gelecek yarışlar analiz edilmiş, eski maçlar yeniden oynanmış, farklı kategorilerde film listeleri yapılmış durumda ve dahası da sırasını bekliyor. Uzun mesafe koştuğumu öğrendikten sonra bunun nasıl bir şey olduğunu merak edenlerin sorduğu top 5 sorudan biri: “O kadar zamanı sıkılmadan nasıl geçiriyorsun?” Böyle işte 🙂
Ve iyi haber, Süleymaniye CP’ye planımın 23 dakika önünde giriyorum. Mahmudiye CP’den beri ilk kez planın gerisinde değildim artık. Bir ekstra motivasyon kaynağı daha oluyor bana bu.
CP’de çocuklar da görev almışlar. Numaralarımızı bir kız not alıyor, sonra da diğer arkadaşıyla birlikte suluklarımı dolduruyorlar 🙂 Temel ihtiyaçlarımı karşıladıktan sonra kısa bir genel kontrol yapıyorum. Sağ dizimde bir miktar ağrı var bir süredir. Daha kötülerini de görmüştüm ama hazır midem dolu durumdayken bir tane ağrı kesici alıyorum önlem olarak. Onun dışında gayet iyiyim.
Telefonumu kontrol ediyorum. Özge’den motivasyon mesajlarıyla dolmuş. Planımın önünde olduğumu o da söylüyor. CCC ve CUT finişlerinden fotoğraflarımı göndermiş, bugün giydiğim ayakkabıların o yarışları da bitirdiğini belirtmiş ve daha bir sürü şey. O kadar söylememe rağmen uyumak yerine beni takip etmeye devam ediyor. Ne kafeinli jel, ne ağrı kesici; işte bu hepsinden değerli.
Süleymaniye – Derbent arasında yaklaşık 16 km ve 450 metre civarında bir yükseklik kazanımı beni bekliyor. Oyalanmadan yola koyuluyorum. Bu etabın Kirazlıyayla’ya kadar olan bölümü nispeten daha açık alanlardan geçiyor. Manzara, Sölöz sonrası çıkış kadar güzel değil ya da ben artık pek önemsemiyorum. Rüzgarın şiddeti artıyor. Rüzgarlığımı giyiyorum bir süre. Kirazlıyayla’yı geçtikten sonra Derbent’e kalan son 5-6 km boyunca zaman zaman çalılık, ormanlık alanlara da girip çıkıyor rota. Bu bölümde zemin beklediğimden biraz daha teknik çıkıyor yer yer. Rollercoaster benzeri birkaç yerden de geçiyorum yine. Zeminin el verdiği yerlerde koşmaya çalışıyorum ama inişlerde ufak problemler başlıyor. Sağ dizim ağrı kesiciye rağmen mızıkçılık yapıyor. Düzde ve tırmanışlarda sorun yok ama özellikle dik inişlerde ağrı iyice etkili oluyor artık. Bu diz konusunu çözmem gerek. Kuvvetlendirme çalışmalarını artırmalıyım. Neyse, benzer durumu daha önce de yaşadığım için artık B planı devrede. Mümkün olan tüm tırmanış ve düzlüklerde koşmaya çalışıp, inişlerde hızlı yürümek…
Derbent CP’ye planımın 52 dakika önünde giriş yapıyorum.
Yarış için kendimce bir süre planı yapmayı seviyorum. “Ultralarda hiçbir şey planlandığı gibi gitmez, her türlü sürprize açıktır” mottosuna da sıkı sıkıya bağlıyım. Bence, işlerin planlandığı gibi gitmeyeceğini bilmek de planın ayrılmaz bir parçası ve öyle de olmalı. Bu ön kabulle hareket ederek, kısa süre arayla 100K (CCC) ve 119K (CUT) bitirdikten sonra ilk denememde 160K bitirmenin hesabını yapmış olmak bile benim için güzel bir ilerlemeydi. Yine de gerçekleştirebileceğimi düşündüğüm bir süre planım vardı elbette. “Sabır (ilk 92 km), hayatta kalma (92-120) ve ilerleme” şeklinde üç ana temada bölmüştüm tüm rotayı. Her bir CP’ye varış sürem ayrıca belli olacak şekilde toplamda 30 saat 10 dakikalık bir taslak belirlemiştim. Ama CP’lerde ve özellikle Sölöz’de geçireceğim sürenin uzayabileceğini de tahmin ederek, eğer masada 30 saat 30 dakikalık bir teklif olsaydı, yarışın başında kabul ederdim herhalde. Şimdi ise önümde 30 saatin altını görme fırsatı vardı.
Derbent CP’den kafa lambamı takıp reflektörlü yeleğimi giyerek ayrılıyorum. Hava henüz aydınlık ve muhtemelen Çamdibi’ne varmadan kararacak. Yaklaşık 16 km’lik bir etap. Dizimdeki ağrı devam ediyor ama daha kötüleşmiyor. Alt geçitten karşıya geçip asfaltın sağıdan ilerlerken az ileride başka bir 160K’cı arkadaşı görüyorum. Süleymaniye CP’nin öncesinde ve CP içerisinde de denk gelmiştik. Yol kenarındaki işareti göstererek rotanın çalılık tarafa doğru ilerleyip ilerlemediğine emin olmaya çalıştığını söylüyor. Az ilerideki toprak yokuşu gösterip rota oradan devam ediyor diyorum. 2022’de 25K parkurunu koştuğum için artık bildiğim sulardayım ne de olsa…
Birlikte ilerlemeye başladık. Katıldığımız yarışlardan, tecrübelerden, antrenmanlardan, beslenme planlarından ve bunun gibi şeylerden konuşmaya dalıp Erdi ile km’leri akıttık.
Bu kısmın profili ağırlıklı olarak düz veya inişti. Dizimin durumunu söyleyip bana takılmadan temposunu artırabileceğini söylesem de Erdi böyle iyi olduğunu söyledi. Derbent’ten çıktıktan bir 8-10 km sonrasında, ağaçların arasından açık bir viraja girip batı istikametine dönünce güneş tupturuncu bir hal almış halde ve göle doğru batmak üzereyken tam karşımıza çıktı… İkinci kez günü batırıyordum. İstemsizce saatime baktım; 27’nci saatin içindeydim.
Orman bölümü bitip de Dırazali’ye doğru indiğimiz kısımda eğim iyice sertleşiyordu. Çok isterdim, ama bu inişte koşabilmeme hiçbir şekilde imkan yok artık. Erdi’ye hızlanabileceği konusunda iyice ısrar ediyorum, çünkü o da uykusunun iyice bastırmasından şikayetçi. Tamam diyor bu sefer. Kalan kısımda kafa lambamı da açarak yalnız ilerliyorum. Düzlüğe, kanal boyuna inince dizimi biraz dinlendirdikten sonra tekrar hafif tempoda koşmaya başlıyorum. Çamdibi’ne en fazla 3-4 km kalmış olmalı ancak tüm yarış boyunca en uzun sürdüğünü hissettiğim kısım buralar oluyor. 2022’deki 25K yarışında da bitmek bilmemişti burası 🙂
Nihayet son CP olan Çamdibi’ne giriyorum. Tahmini süremin 1 saat 8 dakika önündeyim. 160’ıncı km. Detaylara takılmazsak bence çok iyi durumdayım. Yine çocuklar karşılıyor bu CP’de de. Çok kısa bir süre oturuyorum. İki küçük kız limon ve portakal dilimlerinin olduğu tabakları bana uzatıyorlar. Ortam şahane.
CP’den ayrılıp son 4 km’ye başlıyorum. Hafta boyunca hava durumundaki yağışları görünce bu son 4 km’de geçeceğimiz zeytinliklerin arasındaki toprak yolların çamurlu olacağını düşünmüştüm süre hesabımı yaparken. Şimdi ise gördüm ki zemin sert toprak ve neredeyse hiç çamur yok. Eh, üzülecek değilim. Yürümeden hallice bir tempoda da olsa hala “koşu” diyebileceğim bir formda ilerliyorum bir süre daha. 29 saatin altı olur mu acaba?
Saatimin kalan toplam mesafeyi gösteren ekranına geçiş yapıyorum. Son asfalt geçişini yapıp Lefke kapıya varınca merdivenlerin başında beni beklerken Özge’yi görüyorum. Son düzlüğe doğru biraz beraber koşuyoruz, sonra beni fotoğraflamak için hızlanıyor. Finiş alanında birkaç kişi var ama kenardaki reklam panolarına vurarak iyi bir gürültü çıkarıyorlar. Son birkaç adım daha… ve bitti. 28 saat 56 dakika. Madalyamı Özge’ye veriyorlar ve tıpkı CUT finişinde olduğu gibi yine o takıyor boynuma.

6-7 yıl önce, koşuya ve özellikle trail koşularına yavaş yavaş merak salmaya başladıkça yararlı ve ilginç bulduğum her kaynağı araştırıp, her deneyimi okumaya çalışmıştım. İlk 10K, ilk yarı maraton, ilk maraton; hepsi önemli eşiklerdi ama 100K ve özellikle de 100 mil, düzenli spor yapmaya yeni başlayan ben için o anlarda ulaşılamaz, hayali dahi kurulamaz eşiklerdi. Bir yıl önce aniden kucağımızda bulduğumuz CCC’ye hazırlanmak için kafamızda bin türlü soru işareti ile apar topar 75K’ya kaydolmuşken, şimdi ise 100 mil madalyası boynumda asılıydı. Başlamadan önce start çizgisindeki düşüncelerimden birisi de, olur da bir sebepten bitiremezsem bugün bu çizgide bulunmanın bile büyük bir cesaret göstergesi olduğu üzerineydi. Bitirince de bu değişmedi. Mesafe çok uzun, süre çok uzun, güneş batıyor, doğuyor, hava şartları defalarca değişiyor. Yarış içinde her an her şey olabilir/olabilirdi. Ama hazır şekilde o startta bulunabilmek de bu yolculuğun bir parçası. Aslında cuma akşamı 17.00’de değil de yarışa kaydolma kararının alındığı anda başlıyor bu mesafelerin yarışları. Bunu anlıyorum.
Günlük hayattan ya da iş yerinden arkadaşlara izin dönüşünde “XX km koştum” dediğimde, genelde “aa, baya uzunmuş” ya da “tamam da neden?” gibi yüzeysel tepkilerin ötesinde karşılık alamamaya zaten alıştım. Benzer bir durum, yazının başında bahsettiğim geniş aile grubumuz için de geçerli. Orada da çok çeşitli konularda paylaşımlar yapılıyor, espriler dönüyor, bazen eski fotoğraflar yorumlanıyor. Ben de kendi açımdan önemli gördüğüm bu eşiği aşmanın heyecanıyla iki fotoğraf paylaştım; ancak beklediğim karşılığı bulamadığım gibi, istemeden aile büyüklerinde bir miktar endişe de yarattım. O gruptaki sohbetlerin yeri elbette ayrı; ama bu yazının yeri ise burası…
Ertan Tamcı
Ertan, Koşu Forum’da aktif yazıyor, yorumluyor. Forum’a bu yazıyı ekleyince, mutlaka Run.Bo sayfalarında da yer alsın, Forum yorumları arasında kaybolmasın istedim. Yazının yeri burası olmalıydı.
Bu yarış raporuna eşlikçiler;
Gökhan Yalçın – Ultra Maratonun Karanlık Yüzü: İznik 160K Terk Hikayesi (DNF) ayrıca mutlaka Ayarı Kaçanlar -Bölüm 129 dinlenmeli.
Melih Rüçhan Şensoy – İUM ’26 Reels
İznik Ultra ’26, 160K’dan kalanlar.
110K. DNF.
Her yarış finişle bitmiyor.
Bazen devam etmek,
bazen bırakmak zor.
Doğru karar bırakmaktı.
Soğuk, çamur ve zihinsel mücadele
bu kez ağır bastı.
Bazen olmuyor işte 😊
Son Söz:
Bu hikayeleri neden önemsiyorum? Koşmak artık popüler bir kültür. Fakat “ultra” mesafelerde koşmak öyle bir şey değil. Ciddiye almak gerek, aylarca süren emek ve antrenmanlar sonrası bazen olabiliyor, bazen de olmaya biliyor. İznik Ultra uzun bir yolculuk. Herkesin yoğun emeklerine sağlık. İyi ki koştunuz, iyi ki paylaştınız. Bizlere çok ilham verdiniz.
Bike
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.